Yılda iki defa üyelerimizle yaptığımız istişare toplantılarına 3-5 Agustos 2009
tarihinde Emet Termal otelde devam ediyoruz. Rezervasyo için acele ediniz.
Detaylar
Askeri
hukukçu bağımsız ve tarafsız değildir
Diğer
yazıyı okuduktan sonra, "Ne yani, sivil hukukçu tarafsız ve nesnel olur da,
askeri hukukçu olamaz mı" diyenler çıkacaktır.
Bu itirazı ancak
meseleyi anlamak istemeyenler yapar.
Sorun elbette
kişilerle ilgili değil.
Bir zamanlar
Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) vardı. Bunların heyetinde askeri yargıçlar
da bulunurdu.
Yolu DGM'ye düşmüş
birçok kişi, askeri yargıçların (sivil yargıçlara kıyasla) daha adaletli, daha
nesnel, hukuka ve insan haklarına daha saygılı kararlar verdiklerini
söylemiştir.
Ancak
emir-komuta zincirine bağlı bir muvazzaf bir hukukçu, konumu gereği,
bağımsız ve tarafsız olamaz.
Askeri hukukçu, ne
kadar bilgili ve iyi niyetli olursa olsun maalesef durum budur.
Üstlerinde
üniforma bulunduğu sürece onlar birer 'ast'tır. Komuta altındadır.
Emir, demiri de
keser, hukuku da!
Tam da askeri
yargının yapısı böyle olduğu için, Eylem Planı'nı hazırlayanlar, silah
bularak' tutuklayacakları kişileri, askeri mahkemede yargılamaktan'
söz ediyorlardı.
Şimdi anlaştık mı?
Av. Bekir Berk Sergisi ve Semineri
Av. Bekir Berk
Mesleğimizin yüzakı Av. Bekir
Berk'i vefat yıldönümünde andık.
17.06.2009 günü İstanbul ilim
Kültür vakfının sergi salonunda düzenlenen sergiyi gezdikten sonra, hakkında
kitap yazmış olan İhsan Atasoy'dan nefis bir seminer dinledik.
Konuşmacının ardından, Av.
Bekir Berk'le birlikte çalışma imkanı bulan değerli üstatlarımız Av. İbrahim
Hilmi Ünlü ve Av. Mustafa Tuncel'den güzel hatıralar dinledik.
İhsan
Atasoy
Hukuk devletinin ölçüsü, kamu vicdanıdır!..
Bir ülkede
hukuk uygulamaları kamu vicdanını fena halde ve arka arkaya rahatsız etmeye
başlamışsa, giderek bir hukuk devletinin varlığından söz etmek güçleşir..
Türkiye'de
bugün durum budur..
..Ve
Türkiye'de bugün Adalet Bakanlığı'nın, yeni bir hukuk düzeni kurmak için
çalışmaya başlaması gerekmektedir.
Bu
görüşümüzü, eski Adalet Bakanı, M. Ali Şahin döneminde açıklamış ama yakın
dostumuzu ikna edememiş ve harekete geçirememiştik.
Şimdi,
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin Türk Adaleti hakkında aldığı bir ceza kararı
var. Şimdi bir de yeni Adalet Bakanımız var.
Sadullah
Ergin ülkemizin bir hukuk reformuna ihtiyacı olduğunu kabul eder ve harekete
geçer mi acaba?. Devamı
Normal hale getirilmiş suç!
Eğer
Türkiye bir "demokratik hukuk devleti" olsaydı, 'İrticayla Mücadele Eylem
Planı' başlıklı Nisan 2009 tarihli belgenin Taraf'ta
yayınlanmasıyla birlikte ortalık karışırdı.
Bütün
partiler, medya ve sivil toplum kuruluşları olayın üstüne gider ve bu süreç, çok
sayıda askeri yetkilinin (en az) ordudan atılmasıyla sonuçlanırdı.
Bu suçun,
hayatını o halkın vergileriyle kazanan bürokratlar tarafından işlenmesi,
daha da büyük suçtur.
Hiçbir
demokratik hukuk devletinin kanun ve yönetmeliklerinde, 'Ordu halka karşı
psikolojik operasyon yapabilir' diye yazmaz.
Hiçbir askerin
görev tanımında, 'Hükümete karşı psikolojik harekât planı hazırlar'
ibaresi yoktur.
***
Ancak bir de
acı gerçek var:
Anayasasında
demokratik hukuk devleti olduğu yazmasına rağmen, Türkiye böyle bir ülke
değildir. Bunu belgeye gösterilen tepkilerden anlıyoruz.
Uzunca bir aradan sonra
ilk kez konuştu Abdurrahman Yalçınkaya. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, AKP'ye
açtığı kapatma davasının sonuçsuz kalmasından dolayı yaşadığı büyük üzüntüyü
hâlâ daha üzerinden atamamış görünüyor.
Ana muhalefet partisi lideri gibi konuştu;
alışkanlığı olduğu üzere AKP hükümetini payladı, iğneden ipliğe uyardı…
Zat-ı şahanelerinin, Türkiye siyasetini arzu
ettikleri gibi yönlendiremedikleri için ziyadesiyle rahatsız oldukları her
hallerinden belliydi.
Gayet tabii, itiraf edecek değildi:
Abdurrahman Bey'in temeldeki rahatsızlığı,
Statüko'nun kaybetmiş olmasıyla ilgiliydi.
*
Yalçınkaya, Yargıtay Başsavcılığı Onur Günü'nde
yaptığı konuşmada öyle sözler sarf etti ki; aradan üç gün geçtiği halde
şaşkınlığımı koruyorum…
Yargıtay Başsavcısı, diyor ki:
“Muhafazakar partiler öne çıktıkça, ekonomik
büyüme ve modernizasyona daha çok vurgu yapılmak suretiyle Batı tipi
demokrasilerin ayrılmaz parçası olan laikliğin gündemden düşürüldüğü ve
tanımının değiştirilmeye çalışıldığı görülüyor…”
İnanılır gibi değil, ama aynen böyle söylüyor.
Bu akla ziyan konuşmadan sonra laikliğimizin
önündeki yeni tehdidi algılamış olmalısınız:
Aslında Yargıtay
Başsavcısı’na ve yargıyı siyasallaştıran yargı mensublarına teşekkur borçluyuz.
Çünkü birçok tabuyu tartışmamıza fırtsat veriyorlar.
Birinci
olay,Yargıtay Başsavcısı Abdurrahman Yalçınkaya, Onur Ggününde yaptığı
konuşmasında “Muhafazakar partiler öne çıktıkça, ekonomik büyümeye daha çok
vurgu yapılmak suretiyle, laikliğin gündemden düşürüldüğü görülmektedir.” dedi.
İkinci olay, Konya
Numune Hastanesinde görevli Dr Kezban Arbağ’la ilgili mahkeme kararı şöyle.
“Davacı kamu görevi gören doktor olarak okuduğu müsbet ilmin ve akılcı bilimin
aksine başına taktığı ‘türban’ın altındaki zihniyet in nedeniyle
eleştirilmesine, bu eleştiriler ağır da olsa katlanmak zorunda olduğundan, ispat
edilemeyen davanın reddine karar verilmesi gerekmiştir” kararı
veriyor.
Böylece testis
muayenesi yapıp yapmadığı biçimindeki haberle ilgili idari soruşturmada aklanmış
bir doktora suçlu muamelesi yapılıyor. İsnat edilen eylemin olmamasına rağmen,
suçun niteliği yalan, iftira yerine ağır eleştiriye çevrilerek değiştiriliyor.
Daha da vahimi
başörtülü bir kişi hakkında temelsiz suçlamaların yapılabileceğine fetva
veriliyor. Eğer yargıtay bu kararı onaylarsa hukuktan iyice uzaklaşmış olacağız.
Devamı
DEMOKRASİ DERSİ
Demokrat Parti Eski Genel Başkanı Süleyman Soylu,
dernek merkezimizdeki seminer salonunda "DEMOKRATİKLEŞEN
TÜRKİYE" konulu bir seminer sundu. Saat 21 de başlayan seminer soru
cevap faslıyla beraber gece 01.00 kadar sürdü.
SEMİNERİN TAHLİLİ
Ahmet Nazlı
‘SOYLU’ BİR SEMİNER
Demokrat Hukukçular Derneği yönetim kurulu üyesi
Ö. Faruk Uysal’ın moderatörlüğünde gerçekleşen seminer, demokrat misyonun
serencamını anlatıyordu.
Soylu bir biçimde genel başkan olmuştu, soylu bir
biçimde de genel başkanlıktan ayrılmıştı. Moderatörün tabiriyle, ‘demokrat
parti’nin en demokrat ve en ilkeli genel başkanı’ olmuştu. Genç, 40 yaşında,
dinamik bir genel başkanını kaybetti demokratlar.
Demokrat parti dönemini, Türkiye’nin asr-ı saadeti
olarak niteleyerek başladı seminerine Süleyman Soylu. Bu asr-ı saadet, bu
milletin oyu değersiz denen insanların iktidar olduğu tarihi bir dönemecin
adıydı ona göre. Elit ve seçkinci cumhuriyet aydınlarının, kendi oyları ile eşit
saymadığı ve ‘göbeğini kaşıyan adam’ diye alay ettikleri, bizler idik, bütün bir
millet idi.
Cumhuriyeti üç döneme ayırıyor Soylu. Birincisi
demokrat parti dönemi(1950-60 arası dönem), ikincisi Ak Parti dönemi, Üçüncüsü,
Kürt sorununun çözülmesi dönemi. Bu ayırımı şimdiye kadar hiçbir akademik
çevreden duymamıştım. Özellikle üçüncü dönemin Kürt sorunun çözülmesinin adı
olarak telaffuz etmesi, son 40 yıllık Türkiye sağının söylemine pek uymuyordu.
Süleyman Soylu, eğer bu ayırımını ciddi temellere dayandırıyorsa, bunu ciddiye
almak gerek.
Devamı
50 yıl önce başı ezilmeyince..
EMRE AKÖZ: Amaç, Hukuktan
da bağımsız olabilmek
Üst
düzey yargı mensupları, siyaset yapmak istediklerinde (ki hep isterler!) daima 'genel
doğrular'dan söz ederler. Ne demek genel doğruları söylemek?
Örneğin, 'Yargı
bağımsız olmalıdır' derler. Bu bir genel doğrudur.
O söze karşı
çıkılabilir mi? "Hayır efendim, yargı bağımlı olmalıdır" denebilir mi? Elbette
ki hayır!
Peki, bir
genel doğruyu dile getirmenin nesi siyaset?
İşte
olayın püf noktası burada: O doğru,
başka doğruların üstünü örtmek için kullanılıyor.
"Yargı
bağımsız olmalıdır" diyenlere iyi bakın. Çoğunun 'laikçi', 'elitçi',
(siyaseten) 'devletçi', tipler olduğunu göreceksiniz.
İçlerinde
Sami Selçuk gibi hakiki hukukçular ve samimi demokratlar da var elbette.
Ancak
ekseriyeti jakobendir, askercidir. Demokrasiden anladıkları, kendi
iktidarlarıdır, CHP'den başka bir parti hükümet olduğunda, demokrasinin
yozlaştığını, karşı devrime yol açtığını söylemeye başlarlar.
***
Peki,
bıkmadan usanmadan yargı bağımsızlığından söz ederek, hangi doğrunun üstünü
örterler?
Unutturmaya
çalıştıkları büyük hukuk doğrusu, yargının tarafsızlığıdır.
Yargı,
adaleti sağlamak için, hem evrensel hukuk normlarına uymalı, hem de tarafsız
olmalıdır.
Adalet
Tanrıçası'nın
gözleri, işte bu tarafsızlığı simgelemek amacıyla kapatılmıştır.
Ancak
bizimkilerin ağzından, bu tarafsızlık sözünün döküldüğünü kolay kolay
duyamazsınız: Çünkü onlar bağımsız ama taraflı olmak isterler!
Devamı
Koru: Bu savcılarla
dokunulmazlık şart
Türkiye'nin
'dokunulmazlık' hadisesinden kurtulması gerekmiyor mu?
Elbette ama
Türkiye'nin özel bir durumu var. Cumhurbaşkanı olmanız bile 'Gel kardeşim
buraya, ifade ver' denmesinin önüne geçmiyor. O kadar insanın oyunu almış, 2
yıldır devleti yönetiyor ama oradan bir savcı, 'gel kardeşim buraya'
diyebiliyor. Dokunulmazlık olmazsa siz nasıl böyle bir ortamda kendinizi
korunmuş hissedeceksiniz? Öyleyse dokunulmazlıklar çok darlaşırsa ikide bir
Başbakanı, bakanları çağırırlar. Evet, yargıya saygı duyuyoruz ama her şeyden
önce yargının siyaset üzerine ağırlık koyma alışkanlığından vazgeçmesi gerek.
Normal ve gerçekten kuvvetlerin ayrı olduğu bir demokrasiye kavuşursak, ki ben
bunun çok uzak olmadığı kanaatindeyim, o zaman dokunulmazlığa ihtiyaç olmayacak. Devamı
Ahmet Altan: Yargıçlar
Ben
“yargıç” dediğimde galiba ilk aklıma gelen, o insanın vakarı oluyor.
Vakur biri.
Adalet
dağıtacak bir tarafsızlığa, bir tanrısallığa sahip, hakla haksızlık arasındaki o
incecik çizginin korkunç ağırlığını taşıyacak güçlü bir ruha, gerçeği görecek
bir vicdana sahip.
Bir yargıç
gördüğünde saygı duyarsın yaptığı işe, o işi yapacak güçlü kişiliğe.
Ergenekon
sanıklarından Kemal Kerinçsiz, Bakü’de bir yargıçla tanışmış.
Yargıç şöyle
tanıtmış kendini.
– Ben
başbakanı yakan yargıcım.
İşte böyle
konuşan bir yargıç gördüğünüzde hissettiğiniz duyguyu anlatmak zor.
Biraz acımaya
benziyor, biraz bir denizanasına dokunduğunda hissettiğin o pelteliğe benziyor,
biraz utanmaya benziyor, biraz bıkkınlığa benziyor...
Türkiye beyaz eşya sektörü İngiltere’de
kullanılan yaklaşık dört buzdolabından birini Türkiye’de üretmeye başladığı
andan itibaren rüştünü ispat etti, korumacılık çirkinliğinin gölgesi olmadan da
ayakta durabildiğini gösterdi.
Aynı şey, belki daha da fazla geçerli olmak üzere,
otomotiv için söz konusu.
Üretilen bir demir-çelik-plastik bileşkesinin
iktisaden mal olabilmesi dış dünyada tüketilmesine bağlı.
Hukuk da üretilen bir şeydir ve bu anlamda,
üretildiği için bir maldır, kimse bu tabiri yadırgamasın.
Hukuk malı da ağırlıklı olarak içeride
tüketilir ama 1987’den günümüze, rahmetli Özal sayesinde, içeride üretilen ve
tüketilen hukuk malının uluslararası geçerliliğini ölçebilecek bir mekanizma
var, bu mekanizma da Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM).
Yüksek yargı organlarının, Anayasa Mahkemesi’nin,
Yargıtay’ın, Danıştay’ın başkanları özel günlerde, mahkemelerinin kuruluş
günlerinde önemli konuşmalar yapıyorlar.
Hukuktan çok siyasetin konuşulduğu bu günlerde
yüksek yargı organları başkanları çok şey söylüyorlar, TBMM’ye, siyasal
iktidarlara yükleniyorlar ama bir konuya özellikle girmiyorlar.
Yüksek yargı organları mensuplarının
girmemekte büyük ve ortak özen gösterdikleri konu, kendi yüce mahkemelerinde
üretilen hukuk kararlarının, yargı/hukuk malının uluslararası geçerlik testinden
kaç puan aldığı.
Ürettiğimiz buzdolabını ingiliz, fransız
kullanmıyorsa hem döviz problemi çıkar hem de o buzdolabının aslında pek
buzdolabı olmadığı dedikodusu içeride yayılır.
Galatasaray UEFA kupasını alana kadar futbolda da
durum buydu.
Devamı
ERGUN ÖZBUDUN: Kısmi değişikliğe hayır, sivil anayasaya evet
2007’de kurulan Anayasa Komisyonu’na başkanlık
eden Prof. Dr. Ergun Özbudun, Türkiye’nin 82 Anayasası’ndan kurtulmasının en
gerçekçi yolunun ilk genel seçimlerde yeni bir anayasadan yana olan bütün siyasî
partilerin anayasa projelerini ayrıntılı şekilde halka açıklamaları ve halktan
bu konuda bir vekálet istemeleri olduğunu söylüyor. ‘Eğer halk, bu partilere
anayasayı değiştirebilecek bir çoğunluk verirse, yeni kurulacak TBMM, 1982
Anayasası’nın değiştirilemez hükümleri ile de bağlı olmaksızın, tümüyle yeni ve
gerçek anlamda demokratik bir anayasa yapımı sürecini gerçekleştirebilir.’
ANAYASA sorunlarının yakın zamanda yeniden gündeme geleceği
anlaşılıyor. Bir süreden beri AK Parti’nin kısmî bir anayasa değişikliği paketi
üzerinde çalıştığı biliniyor. Bu paketin muhtemel içeriği hakkında medyaya
yansıyan rivayet muhtelif olmakla beraber, birkaç unsura kesin gözü ile bakmak
mümkün görünüyor.
Bunlar, siyasî partilerin kapatılmalarının güçleştirilmesi,
anayasa şikáyetinin ve kamu denetçiliği (ombudsmanlık) kurumunun kabulü, yüz
milletvekilinin ülke düzeyindeki listelerden nispi temsil usulüne göre seçilmesi
ve muhtemelen, Anayasa Mahkemesi’nin oluşum tarzının, bir kısım üyelerinin TBMM
tarafından seçilmesine imkán verecek şekilde değiştirilmesi.
Şüphesiz, bu paket tam olarak açıklandığında, üzerinde daha
ayrıntılı şekilde konuşmak mümkün olacaktır.
Burada üzerinde durmak istediğim husus, tasarlanan kısmî
anayasa değişikliğinin, Türkiye’nin anayasa sorununu çözmeye yeterli olup
olmayacağıdır. Devamı
Ahmet Altan:
Dindarlar.
Ben, bu
ülkenin kaderini belirlemekte dindarların rolünün çok önemli olduğuna
inanıyorum.
Onların
tercihleri Türkiye’nin de rotasını çizecek.
Ne yazık ki
dindarların kesinkes belli tercihleri yok.
Dahası,
onların neyi tercih edeceğini bize söyleyebilecek belirli “ölçüleri” de yok.
Bu beni çok
şaşırtıyor aslında.
Çünkü
dindarların, “ahlakla, hakkaniyetle, adaletle” ilgili çok kesin ilkelere
sahip olmaları gerektiğini düşünüyorum.
Ama her
zaman öyle olmuyor.
Bakın, 28
Şubat, dindarları hedef aldı ve onları çok hırpaladı.
Buna haklı
olarak kızdılar.
“Devlet”
denilen örgüt, kendi vatandaşlarının önemli bir kısmını “kuşkulu” sayıp
onların haklarını gasp ediyordu.
Bugün
iktidarda “dindarlığı” kuvvetli bir parti var.
AKP,
dindarları önemli ölçüde temsil ediyor.
Peki,
dindarlığını göstermekten memnun olan bu parti, hakkaniyetli, adaletli,
vicdanlı davranıyor mu?
28 Şubat
darbesini yiyen insanlar, başkalarının hakkına sahip çıkıyor mu?
Adı lazım
değil, AKP’li bir Meclis Başkanı var.
Çok haksız
yere, yasaları dibine kadar zorlayarak “savcılığa ifadeye” çağrılan DTP’li
milletvekilleri için ne dedi bu “dindar partinin” Meclis Başkanı?
“Polis
gelir onları alır” dedi.
28 Şubat’ta
“asker” gelip “dindarları” almıştı. Devamı
Av. Kadir Akbaş: Paşaları, bağımsız kurul
muayene etsin.
Yeni Asya Gazetesinden Hasan Hüseyin Kemal'in
2.
Başkanımız Av. kadir Akbaş'la
yaptığı röportajın tam metni:
Gözaltına alınmış paşaların sağlık problemleri
dolayısıyla cezaevlerinden tahliye edilmesi konusundaki hukukî tavır doğru mu?
Şener Eruygur’un cezaevinde düşmesiyle birlikte başlayan süreç herkesi
tedirgin etti. Elbette ki gözaltına alınmış insanların sağlık durumlarının
korunması hukuk devletinin en
temel özelliklerinden biridir. Ama Eruygur’un
düşmesiyle başlayıp, hastaneye sevk edilmesi sürecinin ayrıntıları basından
gizlendi. Şener Eruygur’la ilgili ortaya çıkan ses kaydı, jandarmaların etten
duvar örerek hastaneye getirdiği Eruygur için yapılan bu muamelenin mizansen
olup olmadığı konusunda şüpheler uyandırdı. Bunun yanında Hurşit Tolon’un benzer
sağlık problemleri yüzünden tahliye edilmesi de kamuoyunda bazı iddialara neden
oldu. Basında bu yönde çıkan haberleri soruşturmayı yürüten savcılar dikkate
almalıdır. Devamı